20 Mayıs 2018 Pazar

Film Seçkisi 11




Annemin Yeni Sevgilisi

My Mom’s New Boyfriend, 2008, A.B.D.

Antonio Banderas ve Meg Ryan’lı bir komedi. FBI ajanı bir oğlanın annesi bir hırsızla tanışır ve sevgili olurlar. Oğlan hem annesi mutlu olsun ister hem de hırsızı suçüstü yakalamak. Eğlenceli, hafif. Not:3/4

Hesaplaşma Zamanı

Grudge Match, 2013, A.B.D.

İki boksör gençliklerinde birbirine rakiptir. Aradan uzun yıllar geçse de bu rekabeti unutmazlar ve yaşlandıklarında yine ringe çıkmak isterler. İki yaşlı, Sylvester Stallone ve Robert De Niro. Oyuncuları sevenler için komik ve eğlenceli. Not:3/4

Amerikan Geceleri Efsanesi

The Myth of the American Sleepover

David Robert Mitchell, 2010, A.B.D.

Okulların başlamasına bir hafta vardır. Ergen liseliler tatilin son günlerinin tadını çıkarmak isterler. Eğlence, parti, aşk, arkadaşlıkla. Düzgün bir ergen filmi. Birçoğu gibi çılgınca değil, sakin ve olgun. Not:3/4

Roseanna

Roseanna’s Grave, 1997, A.B.D.

İtalya’da bir köyde mezarlık doludur. Bir kadın ise kalp rahatsızlığı nedeniyle ölmek üzeredir ve mezarlığa gömülmek ister. Kocası, köyde kimse ölmesin ve mezarlıkta yer kalsın diye köy halkını hayatta tutmaya çalışır. Sevimli, sıcak, romantik komedi. Not:3/4

Yeraltı Peygamberi

Un Prophete

Jacques Audiard, 2009, Fransa

Genç bir Arap oğlan yetimhanede büyümüştür ve hapse düşer, mesleği yoktur, okuma yazması yoktur. Hapiste sessizce günlerini doldurup çıkmak ister. Ancak hapishanede Korsikalılar ile Müslümanlar iki ayrı gruptur, her şey onlardan sorulur. Arap oğlan Malik de bu gruplardan uzak duramaz. Mecburen onun da başı belaya girer. Hapis süresince başına gelmeyen kalmaz. Film enerjik, sağlam, konu, oyuncular, her şey çok iyi. Bomba gibi film. Not:4/4

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Müzik Seçkisi 10



Paris Combo-Attraction
France Gall-Jazz A Go Go
Ceren Aksan-Comeback
Ceren Aksan-Pavane
Sattar-Akharin Talash
Sattar-Taskin
Hakan Peker-Efsane
Maher Zain-Maşaallah
Feride Hilal Akın ve Hakan Tunçbilek-Gizli Aşk
Nilüfer-Sensiz Yıllarda
İmagine Dragons-Whatever it Takes
Ariana Grande-No Tears Left to Cry
Karsu-Jest Oldu
Mahmut Orhan-Save Me feat. Eneli
Francesca Gagnon-Je Voudrais Bien
Alizee-J'en Ai Marre
Flashdance-What A Feeling
Roy Orbison-California Blue
Sulton Ali Rahmatov-Rain
Orson Welles-I know what it is to be young

Film Seçkisi 10



Çiğ (Mezar)

Raw (Grave)

Julia Ducournau, 2016, Fransa

Çiğ, ilginç, modern bir tür gerilim, korku filmi. Genç bir kız, vejateryendir, üniversite için ailesinden ayrılır ve okula başlar, veterinerlik fakültesi. Et yemediği halde okulda et göre göre et yemeye başlar. Ama bu et yeme merakı iyice ilerler ve bir tür hastalığa dönüşür. Et yemeden duramaz. Türü sevenler kaçırmasın. Not:4/4

Ölümcül Maria

Die Todliche Maria

Tom Tykwer, 1993, Almanya

Koş Lola Koş’un yönetmeninden bir ilginç film daha. Bir apartmanda bir ev kadını, kocası şiddet uyguluyor, babası yatalak. Kadının hayatı umutsuz ve karamsar. Bir de komşusu var, koleksiyoncu, o da tuhaf biri. Bu ikisi yakınlaşırlar. Kaybedenlerin ilişkisidir bu. Karanlık bir psikolojik gerilim. Not:3/4

Son Portre

Final Portrait

Stanley Tucci, 2017, İngiltere

Amerikalı bir yazar, Paris’e gelir ve ünlü ressam-heykeltraş Giaocometti onun resmini yapmaya başlar. Ancak, resim bir türlü bitmez. Ressam başına buyruk biri olduğu için resmin boyanması uzar da uzar. Bir dahi ressamın hayatına bir bakış. Not:3/4

Muhteşem Loie

La Danseuse, 2016, Fransa

Yirminci yüzyılın başlarında bir dansçı kızın yaşamı. Paris’e gelir ve Folies Berger’de dans etmeye başları, kendi buluşu dans figürü vardır. Hayatı da kolay olmamıştır. O yılların diğer ünlü dansçısı Isodora Duncan ile de arkadaştır. Not:3/4

Dudaklarımı Oku

Sur Mes Levres

Jacques Audiard, 2001, Fransa

Kulakları ağır işiten ve dudak okuyan genç bir kız. Bir şirkette çalışıyor. Sıradan biri, yalnız biri. Şirkete biri gelir, bir serseri, hırsız, sert, yakışıklı. İkisinin değişik bir arkadaşlığı vardır. Biri iyi masum diğeri kötü. Birlikte işler yaparlar ve başları belaya girer. Film hem romantik, hem aksiyon, hem polisiye gerilim. Oyuncular çok iyi. Unutulmayacak filmlerden. Not:4/4

18 Mayıs 2018 Cuma

Kaderin Cilvesi ve Mucize



Kaderin Cilvesi

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Ayrıntı Yayınları

Kaderin Cilvesi, yazarın en komik kitaplarından. Yani, kitaptaki ana kahraman mizah aslında. Para yüzünden insanların neler yapabildiklerini anlatıyor. Para mı ahlak mı, daha güçlüdür, elbette para.

Emekli bir adam ailesi ile yaşar, aile geniştir, kaynana ve akrabalar, hepsi büyük bir konaktadırlar. Adamın emekli maaşı aileye yetmez ve aç kalırlar, gerçekten de aç kalırlar. Evin üst katını kiraya vermek ister adam, verir de ancak üst katta kalanlar, adamın aile ve ahlakına tamamen ters şeyler yaparlar. Ancak, tüm aile para için her şeye göz yumar. Çok eğlenceli bir roman. Not:4/4




Mucize

R.J. Palacio

Pegasus Yayınları

Mucize, duygusal, hüzünlü ve çok da komik bir roman. Hastalık nedeniyle yüzü çirkin olan, arkadaşlarının deyişiyle yüzü yamuk olan August’un okul yaşamı. Sevgi dolu bir ailesi olan Auggie, okula başlar, herkesin yüzünü görünce başını çevireceğini de bilir. Okulda her şeye rağmen kalmaya devam eder. Çirkinliğine rağmen ondan iğrenmeyenler de vardır. Sevimli bir roman. Auggie, herkesin seveceği ve esprili bir karakter. Diğer kahramanlar da, Miranda, Via, Summer, Charlotte ve Auggie’nin babası da tatlı. Mutluluk veren kitaplardan. Not:3/4

17 Mayıs 2018 Perşembe

Ortak Öykümüz Devam Ediyor



Öykümüz devam ediyor. Göremeyenler için son halini yayınlıyorum. Daha önce mimlenen arkadaşlarımızın bloglarında da var bu öykü. Mimlenenler yazımın en altında bulunuyor. Bundan sonra mimlenenler ve mimlenmek isteyenler bu öykünün editörlüğünü yapan Berlin Berlin arkadaşımızın bloguna gitsinler.

https://berlin7586.blogspot.com.tr/2018/04/arkadaslar-hikayemiz-tum-hzyla-devam.html

Öyküye katılmak isteyenler, Berlin Berlin arkadaşımıza söylesinler.

Şimdilik İsimsiz Öykü


Saçları terden yüzüne yapışmış, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, koşmaktan dizlerinde derman kalmamış bir şekilde, sokağın büyük caddeye açılan köşesinden ana yola fırladı. Zifiri karanlıkta bir arabaya rast gelme umuduyla koşmaya devam etti. Yolun karşı tarafında beliren ışığa biraz daha yaklaştığında, birinin kendine doğru geldiğini ve fısıldayarak "Öykü" diye çağırdığını duydu. 

Öykü, Öykü, Öykü, fısıldamaların şiddeti arttı, Öykü, kızım, hadi uyan, uyansana, hadi kızım, sabah oldu, okuluna geç kalacaksın, uyan. Bir sıçramayla uyandı, ah anne, sen miydin beni çağıran, ne işin vardı ışığın altında? Ne ışığı yavrum, kabus mu görüyordun sen, sana kaç defa dedim, uykudan önce gerilimli filmler izleme diye, hadi kalk artık, bir duş al, portakal suyunu iç ve dersine yetiş.

Neyse ki rüyaymış dedi Öykü. Derin bir nefes aldı. Sonra kalkıp lavaboya gitti. Yüzüne çırptığı suyla kendine geldi. Annesi içeriden iki lokma bir şeyler ye diye sesleniyordu. Geç kaldım anne diye odasına gidip aceleyle giyindi. Annesine bir öpücük gönderip masanın üzerinde duran bir bardak sütü içtikten sonra kendini dışarı attı. Hızlı adımlarla ışıklara geldi.

Tam caddeden karşıya geçmeye hazırlanırken acı bir fren sesi duydu. Bir an geceki rüyanın etkisiyle arabanın kendisine çarptığını zannedip gözlerini kapattı. Sonra kendine gelip gözlerini açtığında yerde yatan bir kedi yavrusu gördü. Hemen kediyi kucağına aldı. Neyse ki birkaç ufak çizikten başka görünür bir yarası yoktu kediciğin. İlk dersi kaçırmıştı zaten. Eve dönüp annemden mi yardım istesem yoksa veterinere mi görürsem diye ikilemde kaldı Öykü.

Ama kısa sürede toparladı kafasını. Düşünmesine gerek yoktu ki, ne yapacağını o çok iyi biliyordu. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. İçinde kelebekler uçuşmaya ve kalbi hızlıca atmaya başladı. Çünkü aklına gelen fikir onu heyecanlandırmıştı. Eve dönüp annesinden yardım almayacaktı elbette, kediyi veterinere götürecekti. Her gün okuluna giderken yolunu uzatıp kliniğinin önünden geçtiği, "acaba karşılaşır mıyım" düşüncesi ile kapısının önünde oyalandığı, aşık olduğu veterinere götürecekti kediyi. O veterineri de ilk, arkadaşının kedisini götürdüklerinde görmüştü..Zaten o anda da aşık olmuştu. Ondan sonra sürekli oraya gitmek için bahaneler buluyordu. Hatta veteriner onu geçen hafta kapısının önünden geçerken görünce içeri kahve içmeye çağırmıştı. Öykü o günden sonra daha çok görmek istiyordu veterineri. Hakkında bütün bilgiye sahipti.. Öykü daha üniversite 4. sınıftaydı, veteriner ile aralarında 3 yaş vardı...

"Ayakları ondan evvel davranıp harekete geçmişlerdi bile. Hızlı adımlarla yürüyor, ılık sabah rüzgârını kızarmaktan kendilerini alamayan yanaklarında hissediyordu. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Mavinin envaiçeşit rengine bürünmüş, güneşin anaç ışıklarından şahsına pay çıkarmaya çalışıyordu gök kubbe.


'Ne güzel bir Nisan sabahı..." dedi Öykü mutluluğun iksiri aşık olma hali ile sarhoş olurken. Küçük kedicik o sırada iyice kucağına yayılmış, karamel kahvesi tüylerini yalamakla meşguldü.

Bir sokak geçti, sonra bir sokak daha. Veteriner kliniği ile arasında sadece yirmi metre kalmıştı ki hemen yanı başındaki bir dükkanın camekanının önünde durdu. Camın yansımasında kendisini yeterince beğenene kadar üstüne başına bir çeki düzen verme gayretine girişti. Ensesinde topladığı koyu kumral saçlarını saldı. Saçlar omuzlarına düştü; perçemleri de küçük ve sevimli alnına. İşte şimdi hazırdı..." 

Heyecan içinde özel kliniğin merdivenlerinden çıkarken kalp atışlarının ritmini frenlemek istercesine elini göğsüne bastırdı ve her adımı ile yüreğinin derinliklerinde giderek daha da çoğaldıklarını hissettiği pır pır uçuşan sevgi kelebeklerine hemen oradan uzaklaşmalarını söyledi. Olabildiğince normal görünmeye gayret etse de kucağında taşıdığı yaralı minik kedi kadar ürkek ve narindi. Bekleme salonunda girdiğinde daha önce hiç karşılaşmadığı sarı saçlı, ela gözlü, beyaz önlüğün içinde bile oldukça alımlı görünen bir genç kız karşıladı onu. “Bu kız da nerden çıktı şimdi” dedi içinden. Öfkesini yatıştırmaya çalışarak “Tunç Bey müsait mi?” diye sordu ve ekledi “Minik kedinin durumu biraz acil de”. “Tunç Bey şimdi bir operasyonda. 15 dakikaya kadar çıkar. O müsait oluncaya kadar ilk müdahaleyi ben yapayım dilerseniz. Ben onun yeni asistanıyım, adım Seray” deyip onay beklemeden çekip aldı kediciği Öykü’nün kucağından. Onu muyene odasına doğru götürürken geride bıraktığı parfümün rüzgarından hiç hoşlanmamıştı Öykü. Asistanın mekanik kollarında muayeneye giden kedicik ise çaresizce teslim oldu kaderine. Müjde annenin biricik kuzusu ve mahalledeki en yakın kankası Bücürük’le bugünkü pinpon maçını iptal edecekti mecburen.

"Öyle görünüyordu ki beklemekten başka bir şansı yoktu. Boş bulduğu bir sandalyeye yöneldiği sırada telefonundan gelen sesle aniden irkildi. Arayan Müjde’den başkası değildi. Ne diyecekti şimdi ona? Düşünmek yerine telefonu açmaya karar verdi. Telefondaki sesle ikinci defa irkildi. 'Öykü! Neredesin sen Allah aşkına? Okula da gitmemişsin bugün. Akşamki maçı unuttuğunu söyleme sakın bana!' Derin bir nefes aldı ve 'Müjde...' dedi; 'Söz veriyorum en ince ayrıntısına kadar anlatacağım ama şimdi değil. Maçı da ertelememiz gerekiyor. Kızma olur mu?' diyerek kapattı telefonu. Neyse ki Müjde fazla kurcalamamıştı konuyu.

Telefonu çantasına koyarken , merdivenlerden inen Tunç’u gördü. Heyecanlanmayacağına dair kendi kendini telkin ederken Tunç da onu çoktan görmüştü. 'Öykü...' dedi; 'Senin burada ne işin var?' 'Şey...' diyebildi… 'Kedi.. araba çarptı da aklıma sen geldin.' 'Çok iyi yapmışsın, nerede şimdi? Seray ilk müdahaleyi yapmıştır, gel bir beraber bakalım nesi varmış senin kedinin.' Seray adını duymaktan hoşlanmadığını fark etti ama muayene odasına Tunç'la girecek olmak ona adeta zafer kazandırmıştı. Küçük bir müdahale sonrası kedicik de kendine gelmişti. Artık gitme vaktiydi. Oysaki gitmek hiç içinden gelmiyordu. Vedalaşırken dile getirmeye çekinir gibi tutuk bir tavırla 'Şey...' dedi yine. 'Öğle tatili vakti geldi galiba, aç mıydın?' Tunç biraz düşünür gibi oldu; 'Aslında çok aç değilim ama şu köşe başında yeni bir pastahane açıldı, tatlılarının güzel olduğunu söylüyorlar. Ne dersin tatlı yiyelim mi?'"

"Öykü Tunç'un teklifini duyunca sevinçten çığlık atmamak için zor tuttu kendini. Sevincini belli etmemeye çalışarak tamam benim için uygun diyerek cevap verdi. Bir taraftan da Tunç'u süzüyordu. Tunç uzun boylu, geniş omuzlu, kumral, yeşil gözlü kendinden emin tavırlı, sakin bir gençti. Öykü'ye gülümseyerek 'Hadi çıkalım.' dedi. Tunç Öykü'nün ilgisini fark etmişti. Bu ilgi hoşuna da gitmişti fakat belli etmedi. O da Öykü'yü beğeniyordu. Neden olmasın diye mırıldandı. Aslında tanımak da istiyordu onu. Gördüğü diğer kızlardan farklıydı. Doğal, saf bir görüntüsü vardı. Üniversite hayatında  hiç ciddi ilişkisi olmamış, kimseye güvenememişti.

Pastahanede oturup biraz sohbet ettiler. Havadan sudan konuştular. Daha sonra Tunç Öykü'nün okulunu sordu. Bu sene bitireceğini öğrenince çok sevindi. Tunç'un ses tonu  o kadar yumuşak ve etkileyiciydi ki hiç susmasın konuşsun istiyordu Öykü. İkisi de çok keyif almıştı bu sohbetten.
Öykü Müjde'yi düşündü bir an, Tunç'u tanısa nasıl şanslı olduğunu söylerdi Öykü'ye herhalde.
Az sonra Tunç ayağa kalktı; 'Artık gitmem gerekiyor iş beklemez' dedi. Öykü'ye dönüp '...yarın tekrar buluşalım istersen...'  diye gülümsedi.

Öykü bu gelişmeden çok mutlu olmuştu. Hiç bu kadarını beklemiyordu. Yeni bir aşk mı başlıyordu acaba? 'Tamam, yarın görüşürüz!' diyebildi. Tekrar buluşmak üzere vedalaşıp ayrıldılar..."

Öykü'nün içi içine sığmıyordu. Yarın tekrar buluşacaklardı. Bu ne demekti? Acaba Tunç'un hisleri de Öykü'nünki ile aynı mı idi? Bu teklif acaba bir ilişkinin başlangıcı mı idi? Yoksa sadece arkadaşça, basit bir buluşma teklifi mi idi? Serra Tunç'un sadece asistanı mı idi? Yoksa aralarında bir bağ var mı idi? Bunun gibi yüzlerce düşünceyle, heyecan içinde yarının gelmesini bekliyordu. Müjde'yi arasamı idi? Ama geç olmuştu. Bir yandan da bu gece heyecandan uyuyamayacağını düşünüyor ve yarın gözünün altında bir sürü mor halka ile Tunç'un karşısına geçmek istemiyordu. Yatağına uzandı ve bir sürü düşünceyle, sonunda uykuya daldı. 

Öykü derin bir uykuya dalar ve kafasında binlerce düşünceyle uyur...Ve güzel bir sabaha uyanır lavaboya gider elini yüzünü yıkar kendine gelir öyle ki neşeli  neşeli  içinden bir  şarkı mırıldanıyor  du  ..yalnız benim için bak yeşil yeşil diye mırıldanıyor du :) öykü eski  şarkıları dinlemeyi severdi zaman zaman ...Annesi seslendi  hayırdır öykü bu sabah ne mutluluk ne neşe böyle bu sefer güzel rüyalar gördün galiba yüzün de adeta güller açıyor malum geçen sefer kötü bir kabus görmüştün...

Öykü  derin bir nefes alır yüzün de o tatlı gülümsemesiyle annesine döner hiç bir şeyim yok der annesine sadece bir kaç sınavımdan  iyi not aldım    biraz rahatladım ondan anneciğim :)der iyi peki öyle olsun bakalım dedi annesi   hadi o zaman kahvaltıya ...Güzel bir kahvaltıdan sonra öykü heyecanla Tunç'la buluşacağı saatleri iple çekiyordu  üstünü giyen öykü artık hazırdı annesini öptü görüşürüz anneciğim diyerek evden çıktı dışarıda bir kaç işini hallettikten sonra Tunç'la buluşacağı zaman gelmişti zaten dünden beri çok heyecanlıydı  ve heyecanı iki katına çıkmıştı kalbi pır pır ediyordu adeta ...Ve  Tunç'un özel   kliniğine doğru yürümeye başladı  ve gelmişti artık içeri girdi karşısın da Tunç'u göreceğini beklerken asistanı Seray çıktı zaten ona karşı içini kemiren sorular vardı neyse ki çabuk toparlandı merhaba Seray dedi Seray da merhaba öykü hoş geldin dedi  ..hoş buldum  der öykü ...Ve tam Tunç'u soracakken  Tunç odasından  çıkar  Tunç öykü gördüğü an içinde kelebekler uçmaya başlamıştı Tunç'un hemen merhaba hoş geldin Öykü ..Öykü: merhaba hoş buldum der onun  da içi cıvıl cıvıldı Öykünün  ...Tunç hadi çıkalım mı  der öyküye ...Öykü Tabi hazırım çıkabiliriz .. Ve     ikisi de çıkar   yan yana yürümeye başladılar Öykünün halen kafasında binlerce sorulara rağmen Tunç'un  yanın da olduğu için çok mutluydu...Tunç o naif sakin ses   tonuyla Öykü'ye bakar nereye gitmek istersin diye sorar ...Öykü  bir an düşünür  güzel bir deniz havasımı alsak  Vapurda çay simit çok güzel gider   martılar der Öykü ..Tunç Tabi neden olmasın çok güzel olur hadi o zaman gidelim der Öykü'ye  Ve vapura doğru yol almaya başlarlar ..  Ve yolda konuşmaya başlarlar ...

Tunç’la başbaşa olmak, sohbet etmek bir hayal kadar güzeldir Öykü için. Ne konuştuklarının hiçbir önemi yoktur zaten. Havadan sudan konuşurlar, Tunç’un yanında zaman su gibi akmaktadır, neredeyse yarım saatlik yol onlara birkaç dakika gibi gelmiştir ve birden kendilerini iskelede bulurlar.

Ada vapurunun kalkmak üzeredir. “Hadi,” der Tunç, halbuki yol uzundur, kim bilir kaçta dönebileceklerdir, Öykü annesinin onu merak edebileceğini de geçirir aklından ama kalbi öyle hızlı atmaktadır ki hiç bir şey düşünmeden Tunç’un peşinden gider. Kendini inanılmaz hafif ve mutlu hissetmektedir. Vapurda hemen üstteki açık güverteye geçerler, yola çıkar çıkmaz vapurun etrafını saran martılara geçerken aldıkları simitleri atarlar, sonra çay içerler, sohbet ederler ve yine zaman uçup gitmiştir bile. Tunç da Öykü’nün yanında ne kadar rahat ve keyifli olduğunu şaşkınlıkla fark eder. En başta onun güzelliğinden etkilenmiştir ama onu tanıdıkça çok daha özel bir şeyler olduğunu anlamıştır. Zaten Ada’ya gitme fikri de aslında bilinçaltıyla verdiği bir karardır…

Vapurdan indiklerinde Öykü’nün ne yapacaklarını merak etmesine fırsat vermeden “seni biriyle tanıştıracağım,” der Tunç ve kolundan tutup birbirinden güzel evlerin, köşklerin sıralandığı bol ağaçlı bol kedili sokaklardan birine sürükler. Öykü Tunç’un bu heyecanına biraz şaşırsa da mutluluk içinde onu takip eder…

Böyle güzel, hoşsohbet ilerlerlerken, Öykü'nün telefonu çalar ve annesi ona acilen eve gelmesini  söyler. Tunç'un onu nereye götüreceğini çok merak etmesine rağmen, aklı annesinde kalır. 'Acaba önemli bir şey mi oldu' diye düşünür ve Tunç'a acil işinin çıktığını, bu yüzden eve gitmesi gerektiğini söyler ve oradan ayrılarak  eve doğru yol alır... Yolda, acaba rüyada mıyım, bunların hepsi birer düş mü? diye tatlı bir düşünceyle ilerler. Etrafına mutlulukla bakınarak, ne güzel bir bahar günü, ne güzel çiçekler, her şey ne güzel diye düşünür.

Bahar bu sefer başka bir bahardı. Çiçeklerin renk cümbüşü, güneşin teni okşayışı ve rüzgarın esintisiyle düşlerin gerçek olma ihtimali var gibiydi.
Öykü, esrik duygularla yolda yürüyordu.
Yine aynı acı fren sesini duydu. Kalbi yerinden çıkmış gibi çarpıyordu. Arkasına dönüp baktığında sabah kediye çarpan arabayı gördü.
Arabaya odaklandı. Spor araba ile cip arasında yeni modellerden biriydi. Parlak mavi tonuyla, araba hemen fark ediliyordu. Kapı açıldı.
Saçlarını arkaya toplamış, deri ceketli kirli sakallı ve gözlüklü erkek indi.
Gözlükleri olsa da bakışları Öykü'ye kitlenmişti. Bunu o kadar mesafeden hissedebiliyordu.
O anın etkisiyle mi bilinmez; gök grileşti. Soğuk bir rüzgar başladı... Yanından geçen iki kadın aralarında o adamdan konuşuyordu. Kısa saçlı olan kadın: "Mahalleye yeni geldi. Geçen alt komşu onu merdivenden inerken görmüş. Belinde silah varmış. Her gece, farklı kişilerle eve geliyormuş."
Diğeri yetiştirdi:"Genç kızlarla da görülmüş. Konuştuğunda insan ürperiyor. İçinde canavar var, sanki. Şerrinden koru, Yarabbim! Nereden geldiyse, oraya geri dönse!."
Kadınlar uzaklaşırken adamsa ona doğru yürüyordu. Öykü, kendini gördüğü kabusların içinde hissetti. Kaçmak istiyor, ama; olduğu yere mıhlanmıştı...
İçindeki ses; ona düşünmeden orayı terk etmesini söylüyordu. Öykü sakinleşmeye çalışarak yola baktı. En azından bu sefer kimse zarar görmemişti. 


Ve adam gelmişti bile öykü'nün yanına iyi misiniz dedi. Öykü konuşamıyordu sonra kendine geldi iyiyim dedi adam öykü'ye öyle bakmıştı ki daha çok korkmaya başlamıştı ve uzaklaştı oradan hızlı adımlarla öykü. Hemen eve gitti annesine olanları anlattı annesi geçti kızım korkma dedi (annesi bir anda neden panikledi) diye düşündü bir an öykü ama  annesine çok güvendiği için sormadı  onun yanında kendini huzurlu hissediyordu ve odasına çıkıp yatağına yattığın da düşündü ben neden o adamı gördüğüm de bir şeyler hissettim annem neden bu kadar panik yaptı acaba diyerek uykuya daldı. Uyandığın da evin her yerine baktı ve annesi evde yoktu bir şeyler yedi ve oturdu o arada annesi dışarıda dolaşırken bir anda o adamı gördü Selçuk dedi Selçuk  şaşırmıştı öykü'nün annesi başladı konuşmaya yıllar sonra beni bırakıp gittin şimdi neden döndün biliyor musun sen beni bıraktığın da ben hamileydim kızımıza ve sana bunu anlatamadım çünkü beni bırakıp gittin defalarca aradım seni ama dönmedin sen beni hiç sevmemiştin zaten. Selçuk umursamadı ama bir yandan içinde bir his oluştu nedenini bilmediği öykü'ünün hiç bir şeyden haberi yoktu öykü evde oturuyordu ve canı sıkılmıştı hazırlanıp dışarı çıktı etrafına bakınırken annesiyle Selçuğu konuşurken gördü ( ne konuşuyordu bunlar ) diye düşündü ve yavaşça onları dinlemeye karar verdi öykü'nün annesi sen umursamıyorsun ama bizim bir kızımız var adı öykü dedi.Öykü duyduğun da şok olmuştu.

Baba diyerek bağırdı !

Annesi ve Selçuk arkasına döndü öykü dedi......

Yıllardır adına bir sürü hikaye dinlediği adam şimdi karşısında duruyor olamazdı. Kalbi ile hüzünlü anıların arasında geçişler yaşamaya başlamıştı bile. Annesinin sözlerinin öfkeli yumruklarla çarptığı kişi gerçekten babası mıydı? Buna inanmasını kimse bekleyemezdi ondan. Ailede herkesin dilinde ölmüş olarak dolanan biri nasıl olur da evlerinin önünde dikilebilirdi. "Öykü bunu açıklamamıza izin ver lütfen" dedi annesi gözlerinden yaşlar süzülürken. Bunu açıklamak mı? 21 senelik bir yalan nasıl açıklanabilirdi ki. 

Öykü ne yaptığını bilmez bir halde koşarak caddeye doğru ilerledi. Annesi peşinden koşmaya çalışsa da yetişemedi. Kalbi ve ruhu büyük bir tezatlık içinde yeniden sıkışmaya mahkum edilmişti. Çocukluk anıları birer birer gözlerinde yeniden sahneliyordu. Onca sene öldüğüne inandırılan babasına kavuşabildiği için sevinecek değildi ya. Kalbinin sessiz çığlığı yükselmeye başlarken güneşin yeni yeni aydınlatmaya başladığı caddenin başında tüm bedeni tir tir titremeye başladı. Heyecanla beklediği yarınların hiç bir anlamı kalmamış hissine kapıldı. Babası dedikleri adam, Öykü'nün hayatında hiç bir anlamı olmayan gölgeden başka bir şey değildi. "Kalbimin derinliklerinde kabuk bağlamış bir acı vardı ve her şey altüst oldu." dedi kendi kendine. Bu saçmalığa ne inanmak ne de dahil olmak istemiyordu. Belki de hayatının en hızlı ve zor kararını aldı o an ve annesinin işe gideceği saati beklemek için köşe başındaki kafeye oturdu. 

Saatler inatla ilerlemek bilmezken, evin boş olduğuna inandığı anda koşarak eve döndü. Duvarında asılı olan haritaya baktı. "Yıllardır ertelediğim yolcuk, işte şimdi hayatımı değiştirecek." diyerek çantasına dolapta bulduğu bir kaç parça eşyayı tıkıştırdı. Yıllardır biriktirdiği paraların durduğu desteyi montunun cebine koydu. Susmak bilmeyen telefonunu tamamen kapatarak kendini bulmak için çıktığı yolculuğa adım attı. 

Anne ve babasıyla tekrar yüzyüze gelmek istemiyordu. Neticede kendini kandırılmış hissediyordu. Ama Tunç? Ona da bir veda etmeden mi yola çıkacaktı? Tam aralarında bir yakınlaşma olmuşken, bu kadar basit mi bitecekti her şey? Tekrar telefonunu açtı ve işaret parmağını Tunç'un numarasının üzerinde dakikalarca bekletti. Arasa ne diyecekti ki? Kafası karmakarışık bir şekilde ne yapacağını düşünürken, bir anda telefonu çalmaya başladı. Arayan Tunç'tu. Kalbi ilk defa bu kadar hızlı çarpıyordu. Elleri titreyerek telefonun açma tuşuna dokundu ve titrek bir sesle "Alo" dedi. Tunç'un sesi de tuhaf geliyordu ama onun bir şey söylemesini beklemeden Öykü hemen, " Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var" dedi. Tunç da ağır ve sessiz bir şekilde "Benim de" dedi. "O zaman  yarım saat sonra dünkü buluştuğumuz pastanede seni bekliyorum" diyerek telefonu kapattı.

Öykü’nün şu bir iki gündür yaşadıkları inanılır gibi değildi... Bunca sene öldü bildiği babası çıkagelmişti. Hayalinde yaşattığı babasına hiç benzemeyen garip bir adam. Hiç de tekin gözükmüyordu.

Sonunda hep istediği şey olmuş, Tunç ile bir pastanede oturup laflayabilmiş olsa da yine de istediği gibi olmayan şeyler vardı. Seray aklından çıkmıyordu bir kere. Bilinmezlikler içinde kalmak hoşuna gitmemişti. 

Öykü, tüm bu olanlar nedeniyle kendini altüst olmuş hisseder, düşünceleri karmakarışık iken kafasını toparlayamadıkça atacağı adımların doğruluğundan emin olamayacaktı. Sağlıklı düşünmekten çok uzaktı şu sıra.

Gitmese miydi acaba Tunç ile görüşmeye. Öyle ya, Tunç’un kendisine söyleyebileceği ne olabilirdi ki o kadar önemli. Birkaç kez ayak üstü ya da bir tatlı yemelik sürede konuşabildiği birinden bunca önemli ne duyacak olabilirdi ki!

Nasıl olsa uzaklaşacaktı buralardan artık. Gitmeden önce Tunç’u bir kez daha görmekten bir şey olmazdı. Zaten tutup da “bak Öykü, sakın şaşırma ama bunca yıl öldü sandığın baban aslında yaşıyor ve bu mahallede yaşıyor” diyecek hali de yoktu. Bu gerçeği öğrenmişti zaten.

Tunç erkence gitmişti buluşacakları yere. Onu bekliyordu. Bir an önce anlatacaklarını anlatıp Öykü duysun istediği belliydi. Öykü de masadaydı sonunda.

Garsona siparişleri verdikten sonra “gidiyorum” dedi Öykü, damdan düşer gibi. Tunç anlamadı, “daha yeni geldin, ev kaçmıyor ya, gidersin” deyince, “yok, öyle değil. Buralardan uzaklaşıyorum” diye cevapladı Öykü.

Şimdi Tunç da en az Öykü kadar allak bullak haldeydi. Altüst olmuş iki insan karşılıklı oturmaktaydılar. “Neden, nereye?” diye sordu Tunç. “Sakin, kafa dinleyeceğim bir yere”. “Neden?” diye üsteledi Tunç. “Altüst oldum. Karmakarışığım” dedi Öykü. “Ne oldu ki altüst edecek kadar seni?” Öykü, belli ki anlatacak halde değildi. “Anlatması zor. Ben gideceğimi söylemek istemiştim sana” diyebildi. “Nereye?” diye yine sordu Tunç. Öykü sustu. Sonra “Senin anlatacağın önemli şey neydi?” diye sordu Tunç’a. Tunç yutkundu. Anlatacakları, karşısına geçmiş gideceğini söyleyen birine anlatılacak şeyler değildi. 

Öykü sessizliği bozmak, buraya kadar gelmişken Tunç’un önemli dediği şeyi öğrenmek istiyordu uzaklara gitmeden önce. Neydi o acaba? “Bir şey söyleyecektin bana?” diye söze girdi Öykü. Tunç, gözlerini üst üste kırparak baktı Öykü’ye. “Anlatacaklarım, uzaklara gidecek birisi için değildi” dedi.

Öykü hep üsteleyen, Tunç da açılmak yerine hep kaçamak cevaplar veren oldu sonraki dakikalarda. Belli ki Tunç anlatacağı her ne idiyse anlatmayacaktı. Telefondaki o kararlı Tunç gibi gözükmüyordu. Bu sırada Tunç’un telefonu çaldı. “Kesin Seray’dır. Bir hayvan gelmiştir, acele gel diyecektir Tunç’a” diye düşünürken telefon ekranında arayanın “Beşik Kertmesi” olarak kayıtlı olduğunu gördü. Tunç da sanki bir çocukla konuşur gibi bir hava içinde tamamladı konuşmasını.

Öykü’nün gözleri büyüdü. Tunç’un bir beşik kertmesi mi vardı yani? Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Oysa ki her şeyi bırakıp gitmeye hazırlanan, kararlı bir insanın böyle hissetmemesi gerekmez miydi? Ama kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Gözünü kırpmadan gitmelere kalkarken bir telefon araması onu ne hale getirmişti bak işte. Bu arada Tunç masadaki peçeteyle oynuyor hatta üzerine bir şeyler karalıyordu aklı karışık insanların çoğunun yaptığı gibi.

“Acele ile alınmış yanlış bir karar olmasın sakın gitme isteğin” diyebildi Tunç. Cevap veremedi Öykü, çünkü böylesi anlarda alınan kararlar ne kadar doğru olabilirse kendi kararı da o kadar doğruydu. Okulunu, bunca sene kendisini tek başına büyütmüş annesini, arkadaşlarını, evini, Tunç’u bırakıp gitmek, kaçmaktı aslında. Hayata kaçarak mı başlayacaktı? Elindeki avucundaki bitince ne yapacaktı? İşi gücü yoktu, elinden gelebilecek bir şey de yoktu. Bulaşık bile yıkayıp kazanamazdı ekmek parasını. Tüm tabakları kırıp borçlu bile çıkardı.

İyisi mi bir düşünse miydi gidip gitmeme kararını. En azından birkaç gün daha bekleseydi. Tunç’un yüzüne bakınca geride neler bırakacağını görmüştü çünkü. Babası gittiğinde annesi de bu halde olmalıydı. Şimdi babasının annesine yaptığını kendisi Tunç’a mı yapıyordu yoksa? Babasından ne farkı kalırdı insanları bu halde bırakıp sırtını dönüp giderse? Yok, gitmemeliydi. En azından şimdilik. 
“Tunç”, dedi. “Hemen gitmeyeceğim. Belki hiç gitmeyeceğim.”

Tunç bunları duysa da gözlerini peçeteden kaldıramadı. Öykü biraz daha yüksek sesle aynı şeyleri tekrar söyledi. Sonra da “Şimdi sen söyle, neler anlatacaktın bana” .

Tunç, ”Gitmeme kararın kesinleştikten sonra söyleyebilirim söyleyeceklerimi ancak” deyip, üzerine bir şeyler çiziktirdiği peçeteyi katlayıp Öykü’nün avucuna bıraktı. Birkaç resim, birkaç söz, birkaç şiir dizesi yazmıştı. Bir de öyle bir cümle vardı ki…

“Bunu benim yanımda açma. Eve git. Kendi kendine kal. Hafif bir müzik aç. Sonra bak peçeteye. Okuduğun her sözcüğün anlamını tart. Sonra istersen konuşalım.”

Öykü yine altüst olmuştu. Tunç’tan duyacaklarını sesli olarak duymayacak, görecekti. En büyük korkusu da anladıkları ile anlatılanların birbiri ile örtüşmemesi idi tabii. Ne yazmış olabilirdi ki Tunç peçeteye. İçinde ikisinin baş harfleri yazan bir kalp çizip içinden ok mu geçirmişti? Bu çizim için en iyi yerin ağaç gövdeleri olduğunu sanırdı oysa. Yoksa yüzüne söylemeye cesaret edemediği şeyleri kâğıda yazacak kadar kaçak güreşen biri miydi Tunç?

Madem Tunç konuşmayacaktı iyisi mi bir an önce eve gidip peçete kâğıdına bakmaktı. Ne vardı o kâğıtta? Beşik Kertmesi de aklını kurcalayıp duruyordu, Seray yetmezmiş gibi. 

Kimmiş, neyin nesiymiş onu da öğrenmek istiyordu. Çekip giderse buralardan asla öğrenemezdi. Kalacaktı. Ama bunu Tunç’a hemen söylemeyecek ne yaptığını görecekti onun, kendisini gidecek sandığı için. 


Pastaneden çıkıp ayrıldıklarında daha fazla dayanamayıp elindeki peçeteyi açtı. Gercekten de peçetede bir kalp vardı, altında da lütfen kal... Yazıyordu.
Öykü elinde peçete kalakalmıştı yol ortasında. Bir yanda anne babasına duyduğu öfke, diğer yanda kalbinin sesi... Bu mesajı gördükten sonra gidemezdi. Demek Tunç da onu seviyordu. Yoksa neden kalp resmi çizip gitme desindi... Ama anlatmak istediği neydi? Beşik kertmesi ne anlama geliyordu? Bunları açıklığa kavuşturmalıydı önce.
Eve dönmek istemedi hiç. Yakınlarında oturan teyzesine gitmeye karar verdi. Teyzesine olanları anlatınca, kafasını toparlayana kadar kalabileceği yanıtını aldı.
Eşyalarını misafir odasına bırakıp Tunç' a  mesaj yazdi : Gidemedim...
Aradan bir kaç dakika geçmeden yanıt geldi. Tunç çok mutlu olmuştu ve ertesi gün onunla buluşup herşeyi açıklığa kavuşturmak istiyordu.
O gece Öykü' nün gözüne uyku girmedi. Hem ertesi günün heyecanı,hem babasının hayatta olduğu gerçeğinin yarattığı şok onu huzursuz etmişti.
Sabah kahvaltı etmek üzere sözleşmişlerdi. İkisi de daha fazla uzatmak istemiyordu. Erkenden kalkıp hazırlandı ve her zaman gittikleri pastaneye gitti. Tunç da erkenden gelmiş, onu bekliyordu.
Masaya oturup siparişlerini verdikten sonra Tunç, elini tuttu.
-Gitmediğine çok sevindim. Bu kararı vermende umarım benim de payım vardır.
-Aslında sadece senin için kaldım desem...
Tunç önce mutlulukla gülümsedi, sonra gözleri kederlendi.
-Öykü, sana olan sevgimi inkar edecek değilim. Tanıştıktan kısa süre sonra bunu anladım ve seninle hayatımızın sonuna kadar birlikte olmaktan başka bir isteğim yok. Ama sana anlatmam gereken çok önemli bir konu var. Aramızda gizli saklı bir şey olmasını istemiyorum. Biliyorsun ben Adanalı' yım. Babam orada pamuk ticareti yapıyor ve daha ben bebekken ortağının kızı ile ikimizi beşik kertmesi yapmışlar. İleride başkalarıyla evlenip işi bölmeyelim diye. Ama ikimiz de kardeş gibi büyüdük Lale ile ve evlenmek de istemiyoruz. Ben okuldan sonra buraya yerleşip kliniğimi açtım ama Lale büyük baskı altında. Babası benimle evlenmezse başkasıyla evlendirmek istemiyor. Babam da tabii verdiği söze uymadım diye bana çok kızgın. Bana bu işi çözmek için zaman verir ve anlayış gösterirsen, en kısa sürede eşim olmanı istiyorum.
Aslında Öykü telefonda beşik kertmesi adını görünce bu duyduklarını tahmin etmişti ama evlilik teklifi almayı da beklemiyordu doğrusu. Tunç zaman istiyordu ama bu meseleyi çözebilecek miydi kimseye zarar gelmeden?

Öykü, ertesi gece başını yastığa koyduğunda; hiçbir olayın sebepsiz olmadığını düşündü. Ne o kediciğin yaralanmasının,ne o, babası olduğunu öğrendiği adamın kediyi yaralamasının, ne Tunç'u tanımasının ve ne de daha bilmediği ve hâlâ farkında bile olmadıkları her şeyin... Bir olaylar örgüsü vardı, günbegün akışa çıkıyor ve belirginleşip, insanoğlunun yaşantısını şekillendiriyorlardı. Bunlar zaten yazılmıştı; bu kişilerse, ister tanıyalım ya tanımayalım zaten varlardı, sadece sahneleri gelmemişti, sıralarını bekliyorlardı. İnsanoğlunun kaderine etkisi, istek ve tarzlarına göre; hayat oyununu onlar için daha yaşanılır kılıyordu. Bazen istekler, bazen tutkular sahne alıyor; olayların istedikleri yönde gelişmesi ise, mutlu olmalarını sağlıyor, aşırılıklar ise pişmanlıklarla sonlanıyordu. Ama son söz, mutlaka kaderin oluyordu. 

Öykü'nün, Tunç'un elindeki telefona (her ne kadar etik olmayıp, zor olsa da) belli etmeden bakması, velev ki gördü; beşik kertmesi de neyin nesiydi? Artık böyle düşünceler ve saflıkların gülünç olduğu günümüzde; bunları unutabilirsek, batıllardan da kurtuluruz. Akla aykırı her şey saçmadır... Nikâhın yenilmezliği ve tutsaklığı kadar olmasa da, kapasitesiz düşüncenin sonucu bu. Düşünebiliyor musunuz, nikâhta aklı başında olan insanlara "Bilmem kimi kocalığa ya da karılığa kabul ediyor musunuz?" sorusunun, asla sorulmaması gereken bir sabiyi, manevi olarak bir erkeğe tutsak etmek ve büyüyene kadar, bunu ortamlarda sık sık dile getirip, hem onların kısmetini kapayıp, hem de alay konusu etmek... Malın dışarı çıkmaması, menfaat işbirlikleri; demek ki iki gencin mutluluklarını sollayıp geçiyormuş bir zamanlar. Bunu düşünebilen anne ve babaların, evlat sevgilerinin bence sorgulanması gerek... 

Ben Tunç'un buna önem verdiğini düşündüm burada ve bunu açıklama gereği duydu kızımıza. Öykü'nün gitme kararını duyunca da çabucak vazgeçti. Bu, onun bir manada sırrıydı, sadece karısı olmasını istediği kişiye açacaktı ve öyle de oldu. Öykünün gitmekten vazgeçmesi üzerine ona bahsetti. 

Ertesi gün ise, sözleştikleri yerde buluşmak için sevinçle evlerinden çıktılar. Tek bir anı bile yaşamaktan mahrum kalmak istemiyorlardı. Hızlı hızlı yürüyorlardı. Tunç, Öykü'ye bir demet çiçek almayı düşünüyordu. Bu, belki onun vaktini alırdı biraz ama eli boş gidemezdi... Öykü'nün ise Tunç'a ulaşması için iki cadde geçmesi gerekiyordu. Zaman geç değildi ama yaşanacak çok şey vardı ve onlar bunu çok istiyorlardı. Derken Öykü'nün geçeceği yolun sol başında, düzensizce yerleştirilmiş eşyalarla dolu bir kamyonet vardı. Hafifçe eğilerek bakınca öykü, kamyonetin solunda hiçbir araba göremedi. Üstelik yaya geçidi yeşil yanıyordu. "Birden geçerim" düşüncesiyle kendisini yola attı. Üç adım sonra ise, parlak mavi bir  araba ona şiddetle çarptı...Öykü on metre kadar uzağa savrulmuştu. Herkes o yana koştu. Kızcağız yerde hareketsiz yatıyordu. 
Saçlarını arkaya toplamış, deri ceketli kirli sakallı ve gözlüklü erkek, bayağı bir telaşla arabasından indi ve yanına koştu. Ömür'e boş gözlerle bakıyordu.


Kirli sakallı adam şok olmuştu kaskatı kesilmişti. Etraftaki inşalar hemen bir ambulans çağırdılar. On dakika sonra ambulans geldi ve Öykü hastaneye götürdü. O sırada Tunç buluşma yerine giderken sevdiğini göreceği için çok mutluydu, elinde Öykü için yazdığı şiir vardı şiire bakıp içinden tekrarlayıp ezberlemeye çalışıyordu. Çiçeği verirken bu şiiri okuyacaktı tekrar kâğıda bakıp tekrarladı şiiri:

Onlarca yazar gelse yazamaz bizim öykümüzü
Saniye uzak kalsam senden, özlerim yüzünü
Kıblem sensin sana dönerim,
Senin olmadığın vakit, içimi kaplar sonbahar hüznü

Şiiri her tekrarladığında yüzüne tebessümle beraber masumiyette yayılıyordu. Buluşma yerine gitti, geç geldiğine rağmen kimseler yoktu ortalıklarda. Bir çay söyledi artından iki çay, üç çay dört çay… “Kapatıyoruz kardeşim” diye bir söz işitti sonra, baktı ki saat epey geç olmuş, kalktı masadan deniz kenarına doğru yürümeye başladı. Hüzünlü ve kederliydi “kesin gitti, kesin gitti! Beni burada tek başıma bıraktı gitti, tıpkı bir korkak gibi...” dedi içinden. İçini fenalar basmıştı, yağmur çiseliyordu üzerine fakat o terliyordu. 
Bir banka oturdu ve dudaklarından Orhan Veli’nin şiirleri döküldü:

İstanbul'da Boğaziçi'nde
Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum

İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim.

Sabah kadar bankta oturdu. Sabah olduğunda telefonu çaldı, baktı ki babası arıyor. Telefonu açtı “Oğlum bugün memlekete dön, beşik kertmen geldi. Artık sizi nişanlayacağım.” Kederli ve hüzünlüydü Tunç ve birazda sinirliydi Öyküye “o gittiğine göre bende giderim artık buralardan dedi.” Bir bilet aldı ve memleket yoluna koyuldu.


Uykusuzluğun verdiği bitkinlikle sersemlemiş halde kafasını arkaya yasladığı koltuğunda, başını cama çevirmiş dışarıya bakmaya çalışıyordu kafasındakileri netleştirmek istercesine. Gözleri arada bir yumulup tekrar açılıyorlardı. Kalbi kırık döküktü. Her ne kadar kızgın olsa da böyle olmaması gerektiğine kendini ikna etmeye çalışıyordu, geçen kısa süreyi düşündüğünde sanki yıllarca birlikte olmuşlardı Öykü’yle ama gitti işte diye düşündü. Uyuyakaldı kendinden geçerek.
Yolcuların rahat uyuyabilmesi için otobüste ışıklar söndürülmüştü. Arada horultular, öksürük sesleri geliyordu. Bir anda ışıklar yandı ve otobüsün içinde uğultular yükseldi, muavin sesin geldiği yere koşturuyordu.
Tunç sayıklıyordu uykusunda. Koltukta çırpınıyordu adeta. Terler tüm yüzünü kaplamış, suratı acılar içinde kıvranıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu “ola.. maz, hayııır, Öyküüüüü dur!” ancak çat pat anlaşılan kelimeler vardı dudaklarından dökülen.
Muavin tereddüt etti bir an ve sonra diğer yolcuları düşünerek hafifçe omuzundan dokunarak “beyefendi, beyefendi, uyanın!”  dedi birkaç kez ama uyandıramayınca daha da fazla sallamaya başladı.
Bir anda uyandı, gözleri kan çanağına dönmüş haldeydi, etrafına bakındı, herkes kendine bakıyordu tuhaf tuhaf. Rüyasının etkisinde olduğu belliydi, kendine gelememişti henüz.  Durumu anlamak istermişçesine muavinin gözlerinin içine baktı.
“Beyefendi, çok bağırıyordunuz, uyandırmak zorunda kaldım, kusuruma bakmayın. Ayrıca korktum da başınızı cama vuracaksınız diye. Çok da acı çeken bir haliniz vardı… Rahatsızlığınız varsa en yakın sağlık kuruluşuna gidebiliriz…” deyince az da olsa kendine gelen Tunç, kısmen anlamıştı durumunu ve hemen “hayır, hayır. Ben iyiyim, sadece bir kâbustu o kadar. Teşekkür ederim ayrıca. Bir su verirseniz sevinirim.”
Gelen suyundan bir yudum alıp başını arkaya yasladı tekrar. Işıklar da sönmüştü yeniden. “Çok tuhaf, çok. Basbayağı gerçekti be. Arabanın altında kaldı Öykü. Bir anda toz duman yükseldi ortalıkta ve arkasından alevler geldi toz duman arasından. Beynimin çevirdiği bir film" diye sitem etti beynine…

Öykü gözlerini hastane odasında açtığında nerede olduğunu anlayamadı. Kafasındaki müthiş ağrının sebebini düşünürken kolundaki serumu gördü. Aklını biraz zorladığında kaza aklına geldi. Etrafına bakındı. Hastane odasında ne kadar zaman geçirmişti? Buraya nasıl gelmişti?

Aklına Tunç geldiğinde bir çift ela gözle karşılaştı. Bu adamın kim olduğunu anlamaya çalışırken adam kendisini tanıttı. İsminin Yusuf olduğunu ve kendisine çarptığını söyledi. Öykü'nün ifadesini almak üzere bir polis memuru geldiğinde Öykü kazanın kendi hatası olduğunu ve Yusuf'un bir suçu olmadığını belirtti. Kafası dağınıktı ve yola çok dikkat etmemişti. 

Polis memurunun gitmesine rağmen Yusuf Öykü'nün yanından ayrılmamıştı. İçinden bırakıp gitmek gelmiyordu. Zaten kaza anından beride sürekli işlerini yoluna koyup, gerekirse telefonundan halledip Öykü'yü yalnız bırakmamıştı. Öykü ise Yusuf'u süzmüş ve kirli sakallarına rağmen ne kadar yakışıklı bir yüzü olduğunu düşünmüştü. Birden kendine geldi. Neler düşünüyordu böyle? Tunç'u seviyordu. Bir çift ela göze kapılmakta neyin nesiydi? İlaçlardandır diye düşündü. Aklını bulandırdığı kesindi.

O sırada durumunu kontrol etmek için hemşire geldiğinde Öykü'nün ayılmış olduğunu gördü ve doktora haber verip durumunu kontrol ettiklerinde artık taburcu olabileceğini söylediler. Öykü ne kadar zamandır hastane odasında olduğunu sorduğunda yaklaşık yirmi gündür bilincinin kapalı olduğunu öğrendi. Yirmi gün diye düşündü. Hemşire bu sırada Yusuf'un da sürekli yanı başında beklediğini söyledi çaktırmadan. Öykü birden yine o ela gözlerle karşı karşıya geldi. Ama hemen gözlerini kaçırdı. Aklına yine Tunç geldi fakat bir yandan da beşik kertmesini aklından atamıyordu. Tunç bu işi çözeceğini söylemişti ama beşik kertmesine şartlarına göre verilen söz senetti. Bu işi çözmesinin mümkün olmayacağını, olsa da çok canların yanacağını biliyordu. Ailesi ile de arası kötüydü. Yıllar sonra ortaya çıkan babası, annesinin babasını saklaması ve o anda aklına gelen acı gerçek. Artık bir evi yoktu. Ailesi yoktu. Tunç'a güvenmişti ama ondan da umudu kesmişti. Üstelik bu kadar zamandır hastanedeydi. Neden yanında değildi? Neden aramamıştı? Yoksa aramış mıydı? Hiç bir şey bilmiyordu. Bilmek istiyor muydu? Artık bundan da emin değildi. 

Öykü kafası dolu bir şekilde kendi dünyasına dalmışken Yusuf'un sesiyle kendine geldi. Yusuf o anda aklına gelen düşünceyi Öykü'ye bildirdiğinde söylediklerine kendisi de şaşırmış ve neden böyle bir şey söylediğine anlam verememişti.  Ama bunca zamandır kimse aramadığına göre aslında söyledikleri bir anlamda da mantıklıydı. Öykü yalnızdı. Hem biraz daha evde istirahat etmesi gerekiyordu. Çok riskli olmasa da bir ameliyat geçirmişti. 

Yusuf'un sözlerine bir anlam veremeyen Öykü kafası bulanık şekilde, hiçbir şey söylemeden ela gözlere bakıyordu. Ne demişti Yusuf? İyileşene kadar evinde misafir mi edecekti? Peki ama ne sebeple? 

Fakat o anda aklına gelen acı gerçekler içinin burkulmasına neden oldu. Gidecek yeri yoktu nasıl olsa. Bir süre tanımadığı birinin evinde kalmasında ne gibi bir zarar olabilirdi ki? Zaten en yakınları değil miydi? en çok zararı veren. O ela gözlere, kirli sakallara bir kez daha baktı. Konuşmadan sadece elini uzattı. Yusuf Öykü'nün gidecek bir yeri olmadığına artık tamamen kanaat getirdiğinde sorgusuz sualsiz o eli tuttu. Yataktan kaldırıp giyinmesi için dolaptan kıyafetlerini verdi. Öykü Yusuf'un elindeki kıyafetlere bakınca kendi kıyafetleri olmadığını gördü. Yusuf kendi kıyafetlerinin kan revan içinde olduğunu ve bu kıyafetleri kendisinin aldığını söyledi. Öykü banyoda üstünü değiştirirken aklında Yusuf'un ne kadar ince düşünceli olduğu vardı. Dışarı çıktığında Yusuf yürümesine destek olmak için elini uzattı. Aklında Tunç ve beşik kertmesi varken, hayatında hiç tanımadığı bir adamın eline elini bıraktı. Bilmediği bir hayata ilk adımını attı.

Hayat ne garipti. Düne kadar tanımadığın birinin evinde kalacaksın deseler hayatta inanmaz, hatta gülüp geçerdi. Ama şimdi kafasını toplayabilmek ve nasıl bir hayat kuracağına karar verebilmek için bilinmezlere doğru yolculuğa çıkmıştı. Hem de gönüllü olarak.

Arabaya bindiklerinde derince bir nefes aldı Öykü.Hastane havasını oldum olası sevememişti.Kaburgaları sızlıyordu.Şiddetli bir baş ağrısı vardı.
“Kazanın ve ameliyatın etkisiyle,vücudum sarsıldı.Normaldir” diye düşündü.

Yol boyunca Yusuf’la pek konuşmadı.Daha doğrusu konuşamadı.Taakati yoktu cümle kurmaya,cevap vermeye.
Dinlenmek istiyordu.Ama göz ucuyla da olsa Yusuf’u çaktırmadan izlemeyi bir türlü bırakamıyordu.Neden böylesine yoğun bir duygu yoğunluğu yaşıyordu?Hem sonra Tunç ne olacaktı?Yoksa ona olan duyguları aşk değil de hayranlıkmıydı?İlk görüşte aşk diye birşey gerçekten varmıydı?
-Ahhh gerizekalı Öykü sus artık sus!” diye içinden kendine telkin verdi.
Yalnız o esnada birşey dikkatini çekmişti Öykü’nün.Yusuf’un boynunda,içerisinde arapça kelimeler yazan üçgen şeklinde dövme vardı.Sanki bir sembol gibiydi...
Acaba anlamı neydi?Belki aile kökleri Araptır.Bu şey de onların damgaları ya da imzalarıdır diye düşündü.Tam sormaya yeltendi ki,Yusuf;

-İşte geldikk!” dedi.

“Neyse sonra sorarım” düşüncesiyle arabanın kapısına yöneldi Öykü.
Bacaklarına zorla güç vererek,dışarı çıktı.
Kafasını kaldırdı vee siyah renge boyanmış,keçi desenleriyle süslenmiş,altın varaklı ihtişamlı Köşkü gördü.
Şaşkınlık içerisinde;

-Bu..bu...burası..Burası senin yaşadığın yer mi?” diye Yusuf’a sordu.

-Evet,fakirhanemize hoşgeldin! 
dedi Yusuf.
“Rahatla biraz,artık yalnız değilsin” diye devam etti.

Yüzünde alaycı,tuhaf bir gülümseme vardı.Neler oluyordu?Öykü’nün ilk görüşte içini ısıtan o ela gözleri,bakışları hatta ses tonu bile korkutucuydu o anda...

Yavaş yavaş yürüyerek,köşkün kapısına vardılar.
Yusuf elini,demir parmaklıkların yanında bulunan,mavi ışıklı çelik kutuya soktu.5 6 saniye sonra da köşkün tüm kapıları yavaşça açılmaya başladı.Çok ürkütüycüydü.Koskoca yerde bir hizmetli,görevli yok muydu yani?Bu parmak izi taraması işi de neydi?Hem sonra Öykü evden çıkmak isterse ne olacaktı?
“Ben nereye geldim böyle,burası neresi?”diye içinden geçirmeden edemedi Öykü.
Kafasındaki sorulara daha yanıtlar bulamamışken,evin girişinde bulunan kırmızı tabelayı da görünce iyice korkmuştu.
Üzerinde AZAZEL KÖŞKÜ yazıyordu...

Öykü  ,bu zengin, bu gizemli köşkten içeri adımını atarsa ,kendisini nelerin beklediğini  bilmiyordu.Kalbi sıkışmaya ,nefes almakta zorlanmaya başladı.Hiç girmeden dönsem mi acaba diye düşündü.O sırada Yusuf çoktan evin kapılarını  açmış ve Öyküyü içeri çağırmıştı bile. Şu an kaçmayı ,arabaya binip oradan uzaklaşmayı ne çok isterdi fakat çok halsizdi ve bunu yapmaya gücü yoktu ,çaresizce kapıdan içeri girdi . 

-" Hoş geldin evine" dedi Yusuf o bal gözleriyle tatlı tatlı bakarken.Yeniden eski haline dönmüş gibiydi.

Bu adamın kaç yüzü var acaba diye düşündü Öykü.Yaşadıklarına inanamıyordu.

" Yok ben kesin zamanda bir yerde sıkıştım ,bir alaca karanlık kuşağındayım ya da paralel bir evrende başka bir hayattayım "  bunun başka açıklaması olamaz"  diye düşünürken evi incelemeye başladı. Ortam loştu , pahalı eşyalar, perdeler, halılar, biblolar fazla zengin fazla yapaydı ,üstelik içerisi havasızdı.

Birden Tunçu özledi,onun sadeliğini,yeşil gözlerini,sesini..Ne yapıyordu acaba? Aramak istedi ama cep telefonuna kazadan sonra ne oldu bilmiyordu ki..Sonra annesini düşündü,keşke her şeye rağmen annesinin güvenli kollarında olsa,onun yaptığı çorbayı içebilseydi. Üstelik anneler gününe de az kalmıştı hesaplarına göre.

Tüm bu düşünceler denizindeyken Yusuf'un sesini duyunca birden irkildi.. ."Aç mısın  ?"

Evet çok açtı,bişeyler yemek kendisine iyi gelecekti.  Yusuf mutfağa giderken Öykü odalara bakmaya başladı,yan yana sıralanmış ne çok oda vardı bu evde. En son girdiği oda da sehpanın üstünde bir fotoğraf makinesi ve yanında da bir sürü fotoğraf duruyordu.

Birden merakla fotoğraflara bakmaya başladı,sırayla tek tek..Gözlerine inanamıyordu..Nasıl yani nasıl?  Bu bu tesadüf olamaz..Fotoğraflardaki adam babası mıydı? Babası olduğunu sonradan öğrendiği adama ne çok benziyordu.Yusuf ,babası,bu ev,aynı kirli sakal,aynı deri montlar ???

Girdap gibi düşüncelerle boğuşurken  midesi bulanmaya başladı,yaşadıkları ve ilaçların da etkisiyle gözleri karardı,elindeki fotoğraflarla ve  fotoğraf makinesiyle birlikte yere devrildi,her şey flulaştı sonra...
"annesi babası Tunç kediler okulu arkadaşları çocukluğu... fotoğraf kareleri şeklinde gözünün önünden geçmeye başladılar.

Birden beyaz bir ışık gördü giderek parlayan ve kendisine doğru gelen..Omuzlarının hemen üstünde kanatlı minicik bir düş perisi duruyordu


"Korkma" dedi peri "her şey yolunda, hepsi geçti "diye fısıldadı usulca..Sesi çok rahatlatıcıydı..

Gözlerini araladığında beyaz bir odada buldu kendini. Zaman durmuştu sanki.Elini sıcacık bir elin tuttuğunu hissetti.

Öykü, gözlerini araladı. Uzandığı yerden başını kaldırdı. Beyaz odanın içerisindeki abartılı eşyaları göz ucuyla uzaktan inceledi. Evine geldiği Yusuf'un, babası ile ne gibi bir bağı olabilirdi. Hayatı bu kadar karmakarışık olmuşken bir sürprizi daha kaldırabilecek miydi?

Derin düşüncelere dalan Öykü'nün karnı acıkmış olacak ki gurultular odadaki sessizliği bozdu. Odanın kapısını sessizce açtı. Parmak uçlarıyla yürüyerek merdivenlerin başına geldi ve şöyle bir geriye doğru bakındı. İçinden ne çok oda var burada diye geçirdi. Aklı hala masada gördüğü resimlerdeydi. Babasının hiç tanımadığı o adamla neden resimleri vardı? Gerçi 21 yıldır öldü sandığı babasını da tanımıyordu ki.

Alt kata inen Öykü, etrafa bakındı. Evde bir sessizlik vardı. Ürperdi. Buradan çıkması gerektiğini düşünerek kapıya doğru usulca yöneldi. Tam kapıyı açacak gibi oldu ama eli kapının koluna gidemedi. Aklında cevapsız bir soru kalmıştı çünkü. Babası nasıl biriydi?

 Hayallerimde babam bir kahramandı. Şöyle Superman gibi kötülüklere baş kadıranlardan.Kesinlikle bir gün birisine yardım etmeye çalışırken hayatını kaybetmiş olmalıydı.Hep böyle hayal etmiştim. Ancak bu ölüm yalanıyla benim kahramanımı asıl şimdi öldürdüler.Gerçekten de babam benim düşündüğüm gibi bir kahraman olmayabilir. Hatta tam tersi kahramanların savaştıkları kötü adamlardan da olabilir.
  Ne kadar aptalmışım diye söylenirken,masanın üzerinde duran parıltılı ahşap sandığı fark ettim. Eve geldiğimden beri orada mıydı emin değilim ama şu anda kesinlikle beni kendine çekiyor, onu açmam için yalvarıyordu. Merak etme  dürtüme yenik düşüp sandığı açmak için zorladım.Tabi ki kilitliydi. Bir kaç denemeden sonra pes etmek üzereyken karşı duvardaki aynada bir ışıltı gördüm.
 Ne tür bir bir masalın içindeydim.? Pamuk Prenses masalında mıydık ,Ayna ya bakıp: ’Ayna ayna söyle bana var mı benden daha güzeli mi demem lazımdı?’ Neler oluyordu?
 Aynaya yaklaştığımda latin harfleriyle yazılmış bir yazı gördüm. Uzunca bir süre baktıktan sonra yazının türkçe ama  kelimelerin tersten yazıldığını fark ettim.’Anahtar Sensin’ yazıyordu. ’Ah ne zekice ama !’ diye düşündüm.Daha iyisi olabilirdi.
Ama bir dakika! Bu ne demekti? Anahtar ben miydim?
 Kafamdaki bu sorularla sandığa bir kez daha yaklaştım.Elimi, tozlarını silmek için sandığın üzerinde üç kez sağa sola salladım. İnanmayacaksınız ama sandık üçüncü dokunuşumdan sonra açıldı.Hızlıca kapağını açtım.İçinde birkaç deste mektup vardı.Bunlar annemden gelen mektuplardı.Bir de fotoğraflar vardı.Benim fotoğraflarım.Annem  benim her anımın resimlerini göndermiş babama.İlk adımlarımı atarken,ilk dişlerimin döküldüğü zamanlar,lise mezuniyet günümden kareler ve dahası...
 Demek benden habersiz değildi.Her şeyi biliyordu.Yine de benimle iletişim kurmadı.Bu kadar zaman bizi isteyerek yalnız bırakmıştı. Zihnim bu düşüncelerle boğuşurken gözlerimden yaşlar çoktan akmaya başlamıştı.  Yine de bir yanım ‘Bu resimleri neden saklamış o zaman?’diye soruyordu.Bir sebebi olmalıydı.Belki de gerçek benim düşündüğüm gibi değildi.İçten içe öyle olmasını umuyordum.Bir açıklaması olmalıydı. 
  Bir kaç dakika sonra kapıda ıslak gözleriyle beni izleyen babamı ve Yusuf’u fark ettim. Delirmek üzereydim. Daha fazla kendimi tutamayıp bağırmaya başladım.

Yusuf babama yaklaşıp; ’Baba, her şeyi  bilmek onun da hakkı.Neyle karşı karşıya olduğunu önceden bilmesi  daha güvenli olur. ‘dedi.
Sonraki bir kaç dakika Yusuf’un ağzından çıkan ‘BABA’ kelimesi kulaklarımda çınlamaya devam etti.

Nasıl olur.? , Neden.? İçimdeki karmaşık sorular korku ile cevaplarını bekliyordu. Yaşadıklarım ruhuma çok ağır geliyor. Zorluklar karşısında kendimi karamsar ve zayıf hissediyorum. Karşımda 2 tane hayatımı alt üst etmiş adam vardı. Arkamdaki komodin de bıraktığım hatıra dolu sandığın nasıl bir açıklaması olabilir ki.? Üstelik yusuf... Tereddütsüz aptalca inandığım , kendimi toparlamak ve iyi  hissetmek için adım attığım insan. O da kapalı bir sandık. Karanlık sürprizler ile dolu. Yavaş yavaş yanlarına doğru gitmeliydim. Artık her şey ortaya çıkmalı , sorularım cevaplarına kavuşmalıydı. Hazırdım ne kadar zayıf hissetsem de hazırdım. Derin bir nefes aldım. İçimdeki hararetten olsa gerek terlemeye başladım. Alnımdaki soğuk terleri silmek için elimi yüzüme götürdüğümde burnumdan kan geldi. Buda ne şimdi.? Daha öncesinde de bir kaç kere burnum kanamıştı. Ama hayatımın karmaşıklığı içinde silinip gitmiş , önemsememiştim.  Bu defa daha çok ve ağrılıydı. Bir anda vücudum titremeye başladı. Gözlerim hafif hafif kararmaya ve başım dönemeye başladı.Sağımdaki masadan destek almaya çalışırken bir anda yere düştüm. Yarı uyanık , yarı baygın halde birbirlerinden anlaşılmayan 4 ağlamaklı ses vardı kulaklarımda... 

"Kestik!" cümlesinin ardından makyözüm yanıma çabuk adımlarla gelip esas maddesi mısır şurubu olan burnumdaki sahte kanı temizlemeye başladı. İşini büyük bir ciddiyetle yapan ve sarı saçlarını dağınık bir örgüyle şekillendiren hevesli makyözüme dönüp gülümsedim. "Teşekkür ederim fasulyem ama ben hallederim. Bugün sence de çok yorulmadın mı?"
Ona "fasulyem" diye hitap etmemin sebebi yeşil fasulyeye bayılmasıydı. Bir keresinde iki uzantısı da yeşil fasulye fenotipinde olan bir pantolan giydiğine bile tanık olmuştum.
Gözlerindeki ışıltı yüzündeki kocaman gülümsemeye eşlik ederken "Yorulmak mı? Senin yanındayken tüm yorgunluğum, bir sıvı olmamasına karşın buharlaşıp yeraltına karışıyor." Yüzümdeki soru işaretine tanık olduktan sonra gülümsemesi daha da genişledi. "Neden gökyüzüne karışsın ki? Orası enerjinin krallığı, yorgunluğun değil." Güldüm. Bu kızı seviyordum.

Işın, yüzümdeki imitasyon kanı temizledikten sonra ona sarıldım: "Gitmeliyim fasulyem. Kendine iyi bak!"
Sırrımı bilen tek insan olan Işın'ın yüzünde nereye gideceğimi tahmin ettiğini belirten bir endişe gölgesi belirdi. "Gitmesen olmaz mı?"
Bu gezegendeki benim için endişelenen tek insan olduğunu düşündüğüm Işın'a anlayışla gülümsedim. "Lütfen benim için endişelenme Işın. Hem gökyüzü; olağanüstülüğün krallığı, korkunun değil." Göz kırptım. Bu sefer gülen Işın oldu.

Yönetmenime ve diğer ekip arkadaşlarıma veda ettikten sonra setten çıkmaya hazırlanıyordum ki Tunç'u canlandıran Eser'in arkamdan "Bugün harika görünüyorsun!" dediğini duydum. Hemen ardından ekledi: "Tabii yoğun bir çamurda yüzmeye çalışan palyaço kılığında bir fare ne kadar harika görünebilirse!" Kahkahasını duymazdan gelip motor sinirlerimin setten çıkıp gecenin karanlığına ulaşmama neden olmalarına izin verdim. Canlandırdığı Tunç karakterini "Bir türlü kapağı açılamayan bir kavanoz kadar sıkıcı..." olarak tanımlayan Eser'in ara ara gerçekten eğlenceli biri olduğunu kabul etsem de yine de Tunç'u ona tercih ederdim. En azından insanlarla alay etmek nedir, bilmiyordu.

Yıldızların kendisini daha da çarpıcı kıldığı gökyüzünün altında yürürken yeryüzünü, insanların düşünsel renksizliğine karşın kendi renkleriyle güzelleştirebilen çeşitli çiçeklerin rahiyası burnuma ulaşıyordu. Bu hafta yoğun bir şekilde Irmak'ı canlandırmak beni yormuştu ve gökyüzüyle yeryüzünün sahip olduğu doğal güzelliklerinin kombinasyonu bana çok iyi gelmişti. Şimdi yeraltı, daha çok yorgunluk buharına ev sahipliği yapmak zorunda kalacaktı. Bu düşünceyle Işın'ın görüntüsü bir flaş gibi aniden zihnimde belirdi. Bu kısa süreye rağmen özlemin kalbimde bir çiçek gibi açtığını hissettim ve bu çiçek suyla değil, aradaki mesafeyle orantılı olarak büyüyüp gelişiyordu. Özlem sevgiyi daha da güçlendirse de, bir süre sonra o çiçeği koparmayı istemek elde değildi. Neden mi? Zaman geçtikçe acısal rahiyalar yaymaya başlıyordu çünkü.

Bir süre daha yürüdükten sonra durup başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. "Merhaba olağanüstülüğün krallığı! Kraliçen olmama hazır mısın?"

"Merhaba olağanüstülüğün krallığı! Kraliçen olmama hazır mısın?" gözlerimi yumup gecenin serin havasını içime çektim.

''Anneee!''

''Çağın'' 

Boynuma sımsıkı sarılmış kolların arasından yüzümü kaldırıp gecenin karanlığında bize doğru yaklaşan silüete  baktım.

''Çok yaramazlık yapmadı ya Mısra teyzesi.''

''Hiç olur mu annesi? Çok usluydu elma kurdum.''

''Yaaaa, Mısra teyze deme öyle.''

''Ne diyim o zaman, fındık kurdum?''

''Ben çocuk muyum da...''

Çağının sözünü bitirmesine fırsat kalmadan Mısra'nın kahkahaları gecenin sessizliğini doldurdu.

''Tabi canım sen çocuk musun? Benimki de laf işte.''

Tüm neşeli hallerine rağmen Mısra'nın sesinde sabırsızlık seziyordum. Bakışlarını dikkatle yüzümde gezdirmesi gecenin karanlığında dahi fark ediliyordu.

''Haydi bakalım uyku zamanı koca adam. Yarın okul var.''

''Ama ya..''

''Aması falan yok. Ben de Mısra teyzeni geçirip geliyorum. İçeri marş marş!''

Çağın göğüs geçirip isteksizce ''iyi peki'' diyerek ayaklarını sürüye sürüye dış kapıya doğru yol alınca bakışlarımı Mısra'nın yüzüne çevirdim. Ama her ne kadar telaşlı hali devam ediyor olsa da, Mısra tek kelime dahi etmiyordu.

''Evet dinliyorum.''

''Neyi?''

''Mısra, hadi ama iki saattir kıvranıp duruyorsun gözümün önünde. Belli ki söyleyeceğin bir şeyler var. Söyle de rahatla.''

''Peki ama..''

''Ama?''

''Yarın Çağın'ın doğum günü ya..''

''Evet, ne olmuş?''

''Mezarlığa gidecek misiniz?''

''Ben gideceğim.''

''Peki ya o?''

''Bilmiyor.''

''İyi yapmışsın. Bugün çok hevesliydi. Yarın doğum günü partime gelecek misiniz, diye sordu durdu Aslı'ya.''

...

''Irmak iyi misin?''

''Değilim.''

''Canım benim..''

''Mısra teşekkür ederim ama istemiyorum. Çağın beni bekler. Teşekkür ederim, iyi geceler.''

''İyi geceler canım. Ama en ufak bir şeye bile ihtiyacın olursa çekinme. Hem yarın Aslı'yı okula bırakıp yardıma gelirim ben.''

''Çok sağol canım benim. Seni de yoruyoruz böyle kendi dertlerin yetmezmiş gibi.''

''Aman canım ne olacak sanki Irmak. Bütün gün didiniyorsun. Neyse, dediğim gibi ben bir telefon kadar uzaktayım bunu asla unutma.''

''Biliyorum canım, biliyorum.''

Mısra'yı iyi olduğuma zor bela ikna ettikten ve 'dişlerimi fırçalamayacağım işte' diye tutturan 'koca' afacanımı yatağına yatırdıktan sonra mutfağa inip sinirlerimi yatıştırmasını umarak kendime bir bitki çayı hazırlamaya koyuldum. Suyun ısınmasını beklerken aklımdaki düşünceler sanki beynimin her hücresine ayrı ayrı baskı yapıyorlardı. Yine migrenim tutmasa bari diye düşünürken gözüm yerdeki parlaklığa takıldı.

''Ah Çağın kim bilir nasıl yordun Mısra'yı da..''

Yere eğilmemle düşüncelerim adeta bıçak gibi kesildi. Sanki ruhum kesiliyor gibi hissettim desem daha doğru bir tarif bile olabilir. Yerdeki kolyeyi elime alıp doğrulmamla beynimdeki sancıların keskin bir ağrıya dönüşmesi bir oldu.

''Anne..''

''Çağın, korkuttun beni. Sen neden kalktın bakalım?''

''Uyuyamıyorum. Bu gece yanımda kalır mısın anne?''

''Kalırım, kalırım tabi canım. Sen yukarı çık ben ocağı kapatıp geliyorum.''

Ayak seslerinin yavaşça kaybolmasıyla gece eski uğursuz sessizliğine geri döndü. Bu gece yalnız uyumayı ben de istemiyordum. Tüm kapıları ve ışıkları kapattığımdan emin olduktan sonra cebimdeki kolyenin göğsüme oturan yüküyle beraber oğlumun yanına uzandım.

''Anne.''

''Efendim tatlım.''

''Beni de sete götürür müsün?''

''Olmaz, okulun var senin.''

''Haftasonu da olmaz mı?''

''Bak o zaman belki olabilir. Ama şu yoğunluk geçsin de bir.''

''Tamam.''

...

''Anne?''

''Efendim.''

''Seni çok seviyorum.'' 

Bu sözlerin mi, beni sımsıkı saran minik kolların mı beni daha çok duygulandırdığını bilmeden miniğime sarıldım.

''Ben de seni çok ama çok seviyorum canım. Hem de her şeyden çok.''


Daha doğrusu hayatımdaki her şeyim oğlumdu. Yaklaşık 8 yıldır başka birinin hayatını yaşıyor gibi hissediyordum. Belki de bu yüzden sadece amatör olarak uğraştığım ama aşık olduğum sahneden, tiyatrodan televizyon dizileri için setlere geçiş yapmıştım. Başkalarının hayatını daha somut olarak yaşayabilmek için. Belki de başka birisi olabilmek için. Kendimden kaçabilmek için. Ama her ne olursa olsun günün sonunda eski hayatım, bir çift minik kolla vücut bularak beni sıkı sıkı sarıyordu. 
Bunları yaşayacağımı bana, daha doğrusu o toy kıza, birisi söyleseydi; muhtemelen dayanamayacağımı söylerdim. Ama hayatta hep katlanamayacağımızı söylediğimiz şeylerin tam ortasında buluyoruz kendimizi. Ve onlara çok da güzel katlanıyoruz. Ama bu bir çift minik kol benim katlandığım şey değildi. Beni içine düşmemek için çırpındığım karanlıktan koruyan sapasağlam bir halattı. Ama malesef ki beni uçurumun kenarından tamamiyle kurtaramıyordu. 

Cebimdeki gümüş kolyeyi unutmamıştım. Zaten unutmam mümkün de değildi. Çamaşırlara rağmen adeta vücudumu yakıyor, tenimi dağlıyordu. Belki de  verdiği acı bedenimde değil de ruhumdaydı. Ama artık ikisinin ayrımını yapmakta zorlanıyordum.

Yine de tüm bunları zihnimin gerilerinde bir yerlere itmeye çalıştım. Yarın uzun ve yıpratıcı bir gün olacaktı ve çok yorgundum. Zaten çok geçmeden kendimi kabus dolu, rahatsız bir uykuya teslim ettim.

.
.

''Hadi bakalım uykucu bugün büyük gün.''

''Ne?''

''Bugün tam 8 yaşına bastın!''

Çağın ''Ama uykum var anne..'' diyerek yüzünü yastığına geri gömse de onu güç bela kaldırıp da okuluna teslim etmeyi başardım. Bakalım ben günün bundan sonrasını atlatabilmeyi başarabilecek miydim?

.
.
.

''Evet canım şanssızlık diye tam da buna denir. İki saattir yoldayım ve trafik açılacak gibi de gözükmüyor. Üstelik daha mezarlık yolundayım. Çağın'ı okuldan sen alabilir misin?''

''Tabi alırım bu da soru mu? Sen iyi misin peki?''

''Trafik açılırsa iyi olacağım da..''

''Peki o zaman, iyi bakalım görüşürüz.''

''Görüşürüz.''

Telefonu kapatır kapatmaz derin bir nefes aldım. Tabi trafik de adeta bana acıyarak bir anda akmaya başladı. 

''Allah'ım çok şükür sana.''

Ki aksilikler yakamı kolay kolay bırakmazdı, bırakmadı da. Bir sarsıntıyla yerimden hopladım. Arabama çarpıp gaza basan aracın arkasından saydırdıktan sonra çareyi yardım istemekte bularak telefonumu elime aldım.

''Alo Selim.''

''Efendim Irmak.''

''Ya hanzonun biri arabama çarpıp kaçtı da kaporta falan baya içe çöktü. Zaten trafik de ayrı bir sıkıntı beni Çınaraltı Mezarlığı'nın yolundan alabilir misin?''

''Tabi alırım biraz bekle sen.''

''Peki çok sağol.''

''Ne demek.''

Telefonu kapatıp esneyince kaslarımın ne denli gerildiğini anladım. Aslında Selim'e ihtiyacım yoktu ama son birkaç gündür kendimi her zamankinden daha da bir huzursuz hissediyordum. Mezarlığa gelmiştim ama içeri girmeye gücüm yoktu. Zaten çok geçmeden Selim'in arabasıyla ev yoluna koyulmuştuk.

''Çok bekletmedim ya.''

''Yok canım zaten sana da zahmet oldu.''

''Ne zahmeti..''

...

''Irmak?''

''Efendim?''

''İyi misin?''

''Of.''

''Ne oldu?''

''Sadece son günlerde tanıdığım herkes bana bu soruyu sıkça soruyor ve ben bu durumdan oldukça sıkıldım.''

''Peki özür dilerim. Sormadım farz et.''

''Ya Selim kusura bakma. Yani işte çok gerginim ve..''

''Ve?''

''Ve.. Ve 8 yıldan sonra bile ölen kocamın mezarına tek başıma gidemiyorum.''

''Waov!''

''Bunu gerçekten söyledim mi?''

''Fazla bile içinde tuttuğunu düşünüyorum aslında.''

...

''Irmak sen canlandırdığın süper kahramanlardan biri değilsin. Sadece insansın.''

''Öyle miyim dersin?''

''Ve tabi çok güçlü bir kadınsın.''

''Teşekkür ederim.''

''Bunları laf olsun veya iyi hisset diye söylemedim.'' 

''Biliyorum. İşte tam da bu yüzden teşekkür ederim. Gerçekten samimi ve sana acımayan birini yanında hissetmek güzel. Bir de...''

''Evet?''

''Nikah günümüzü bugün herkes partideyken söyleyebiliriz.''

''Acelesi yok Irmak gerçekten.''

''Biliyorum ama söyleyelim işte. Sonra herkesi arayıp da uğraşmaktan iyidir.''

''Sen öyle diyorsan.''
.
.
.

''Anneee!''

''Koca adam!''

Sanırım bu hayatta beni rahatlatan yegane şey bu minik kollardı. Tabi Mısra'nın allak bullak yüzü görüş alanıma girince iki dakikalığına dahi huzur bulamayacağımı anlamıştım.

Sadece dudak hareketlerimle sessizce 'ne oldu?' diye sormama kalmadan Mısra kenara çekildi.

''Kraliçemi çok bekletmedim umarım.''

Sonrasına dair hatırladığım iki şey vardı. Birincisi günlerdir içine düşmemek için debelendiğim karanlığın kolları, ikincisi ise dudaklarımdan dökülen tek bir kelimeydi:

''Alp.''

Mimlenenler:
Berlin Berlin beni, ben de Ebemkuşağı'nı mimledim.

http://burasihayalkahvesi.blogspot.com.tr/2018/04/yeni-bir-mim-oyku-yaziyoruz.html

Ebemkuşağı yazdıııı, şimdi sıra İncirli Kurabiye Zeynep'deee...

Zeynep de yazdıııı.


O da Feri Peri'yi mimledi.


sonra da Yıldız mimlendi.


ve Sibella.

https://sibellaningunlugu.blogspot.com.tr/2018/04/mim-isimsiz-oykumuz.html

ve Saadet Sezer.


Berlin Berlin bir ekleme bölüm yaptı.

https://berlin7586.blogspot.com.tr/2018/04/ortak-oyku-yazyoruz-yeni-mim_24.html

sonra da,

Sessiz Kaldım,


ve Okuma Günlüğüm, Eren;


ve, Berlin Berlin yine ekleme yaptı;


ve de Bahçe Perim;


ve Acemi Demirci


sonra Derya


sonra ece abla


ve eleştirmen adam


sonra halil gönül;


ve sonra da beydanın kitaplığı


sonra da büşra sağlam


ve düş tasarımcısı


sonra daa


ve de elifgül


Bu ortak, imece öykümüze katılmak isteyen arkadaşlarımız, Berlin Berlin arkadaşımızın bloguna yorum yapıp bildirsinler, öyküye katılıp bir sonraki arkadaşı mimlemek, seçmek isteyenler de yine Berlin Berlin arkadaşımızın yazısındaki listeden seçsinler işteeee.